İÇİMİZDEKİ SİMURG Tek başına bir hiç, hep birlikte her şey!

"Kibirsiz olduğunu söyleyerek övünenler en kibirlilerdir."

İÇİMİZDEKİ SİMURG Tek başına bir hiç, hep birlikte her şey!
27 Ağustos 2020 Perşembe 10:21

İÇİMİZDEKİ SİMURG
Tek başına bir hiç, hep birlikte her şey!
Kibirsiz olduğunu söyleyerek övünenler en kibirlilerdir.


Gerek renkleri gerek anlatılan efsanevi hikayeleriyle herkesi büyüleyen ve kulağımıza aşina olan Simurg, bir diğer adıyla Zümrüd-ü Anka kuşunu bilenler kadar, henüz bilmeyenler de mevcuttur. Büyük küçük demeden herkesin ilgisini çeken, merak uyandıran, görünüşüyle herkesi kendine hayran bırakan Simurg’u sizler için anlatmak istedim.


Simurg'un, Türk ve dünya kültüründe önemli yeri olan, kimseye muhtaç olmadan kendi başına yaşayan, küllerinden doğan bir kuş olduğunu biliyor muydunuz? Peki, Simurg'a nasıl bakmalıyız? Sümerlilerin Zû kuşu, Hintlilerin Garuda, Arapların Anka veya Eski Mısırlıların Phoenix kuşu olarak mı? Fars mitolojisinde Simurg, Arap mitolojisinde Anka, adı verilen efsanevi bir kuşun varlığına inanılırdı. İslamiyet'ten sonra bu iki gerçekte olmayıp var sanılan, var diye düşünülen kuşların ortak noktaları birleştirildi, böylece Müslüman milletler arasında ortak bir inanç meydana geldi. Farsçadaki kelime anlamı "otuz kuş" demek olan Simurg için yine yaygın olarak; Devlet Kuşu, Tuğrul, Hüma, Anka-yi Mugrip, Sirenk, Zümrüt ve Zümrüd-ü Anka gibi isimler kullanılmış.


Efsanelere göre Kaf Dağı'nın tepesinde direkleri abanoz, sandal ve öd ağacından yapılmış köşk benzeri bir yuvada yaşayan Simurg'un cüssesi ise çok iri olup "uçtuğu zaman hava kararır" ve "yağmuru mercan olan bir buluta benzer". Uçarken sel sesine veya gök gürültüsüne benzer sesler çıkarır. Simurg, çok parlaktır bakanın gözler kamaşır. İnsanlar gibi düşünür ve konuşur. Çok geniş bilgi ve hünerlere sahiptir; kendisine başvuran hükümdar ve kahramanlara akıl hocalığı yapar.
Tasavvuf düşüncesi sembolik ifadeye çok müsaittir. Anka ve Simurg, divan şiirinde en çok kullanılan ve en ilginç, en işlek mitolojik unsurlardan ve simgelerden biri olmuş. Edebiyatta Anka ve Simurg, çoğunlukla tasavvufi olarak, olgunluğu ve Allah'a yaklaşmayı temsil etmiş. İsmi var cismi yok olduğu için bu sıfatla anılmak istenen şeyler için de kullanılmış ve bu özelliği sebebiyle kimseden bir şey beklemeden darda kalan herkese yardım eden bir varlık hüviyeti kazanmış. Kaf Dağı'nı aşabilmek ve göğe yükselebilmek için Simurg'a binmek gerekir. O zaman Simurg’un kısa bir hikayesinden bahsedeyim.

Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan ve Kaf Dağı’nda yaşayan Simurg, Bilgi Ağacının dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş. Kuşlar Simurg’a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürlermiş. Ama içlerinden onu gören olmamış. Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler. Simurg’un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı’nın tepesindeymiş. Bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg’un kanadından bir tüy bulmuş. Onun var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg’un huzuruna gidip, yolunda gitmeyen şeyler için yardım istemeye karar vermişler. Ancak yol meşakkatli olduğundan tekrar vazgeçip, kuşların her biri ayrı ayrı mazeretlerini gelip Hüdhüd’e ifade etmişler ve yolculuğa hazır olmadıklarını açıklamışlar. Her birisinin ayrı ayrı mazereti vardır ve mazeretler; kişisel zaaflar, yetmezlikler, bencillikler, sistem içinde elde ettikleri konumlardır. Var olan düzen içinde birçoğu kendince bazı mevkiler elde etmiştir veya kişisel kurtuluş planları yapmıştır. İşte bu sebeplerle teker teker Hüdhüd’e gelip ve kendilerinin neden bu yolculuğa çıkamayacaklarını anlatmışlar. Bu mazeretleri dinleyen Hüdhüd, hepsine ayrı ayrı, doğru, inandırıcı ve ikna edici cevaplar vermiş. Simurg’un olağanüstü özelliklerini ve güzelliklerini anlatmış ve devamla “Simurg, apaçık meydanda olmasaydı hiç gölgesi olur muydu? Simurg gizli olsaydı hiç âleme gölgesi vurur muydu? Burada gölgesi görünen her şey, önce orada meydana çıkar görünür. Simurg’u görecek gözün yoksa, gönlün ayna gibi aydın değil demektir.” demiş.


Hüdhüd’ün bu söylediklerine ikna olan kuşlar, yine onun rehberliğinde Simurg’u aramak için yola koyulurlar. Ama, yol uzun ve zahmetli, menzil uzaktır. Yolda hastalanan veya bitkin düşen kuşlar yine çeşitli bahaneler, mazeretler ileri sürerler. Bunların arasında, nefsani arzular, servet istekleri, ayrıldığı köşkünü özlemesi, geride bıraktığı sevgilisinin hasretine dayanamamak, ölüm korkusu, ümitsizlik, pislik endişesi, vefa, küskünlük, kibir, ferahlık arzusu, kararsızlık, hediye götürmek dileği gibi hususlarla; bir kuşun sorduğu “daha ne kadar yol gidileceği” sorusu vardır. Hüdhüd hepsine, bıkıp usanmadan tatminkâr cevaplar verir ve daha önlerinde aşmaları gereken “yedi vadi” bulunduğunu söyler. Ancak, bu yedi vadiyi aştıktan sonra Simurg’a ulaşabileceklerdir. Hüdhüd’ün söylediği, “yedi vadi” şunlardır. İstek, Aşk, Ustalık, Kanaatkarlık, Yalnızlık, Şaşkınlık, Yokluk!


Kısa bir dinlenmeden sonra kuşlar gayrete gelip tekrar yola düşerler. Ama pek çoğu, ya yem isteği ile bir yerlere dalıp kaybolur ya aç susuz can verir ya yollarda kaybolur ya denizlerde boğulur ya yüce dağların tepesinde can verir ya güneşten kavrulur ya vahşi hayvanlara yem olur ya ağır hastalıklarla geride kalır ya kendisini bir eğlenceye kaptırıp kafileden ayrılır. Bütün vadileri aşarak menzile ulaşan yorgun ve bitkin bir halde uzanan bu kuşlar, rastladıkları kişiye kendilerine padişah yapmak için aradıkları Simurg’u sorarlar. Simurg tarafından bir görevli gelir. Görevli, otuz kuşun ayrı ayrı hepsine birer yazı verip okumalarını ister. Yazılarda, otuz kuşun yolculuk sırasında birer birer başlarına gelenler ve bütün yaptıkları yazılıdır. Bu sırada, Simurg tecelli eder.Fakat, otuz kuş, tecelli edenin bizzat kendileri olduğunu; yani, Simurg’un mana bakımından otuz kuştan ibaret olduklarını görüp şaşırırlar. (Farsçada Simurg “otuz kuş” anlamına gelir. Si = otuz, murg =kuş) çünkü, kendilerini Simurg olarak görmüşlerdir. Kuşlar Simurg, Simurg da kuşlardır.


Kısacası bu otuz kuş anlar ki aradıkları kendileridir ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur. Bütün mitler gibi Simurg’un hikayesi de insanı anlatır. İnsanın içsel yolculuğu ve kendini bulmasını simgeler. İçimizde yasayan o küçük kuş umudun ta kendisidir. Yaşamın bütün aldatmacalarına, bütün cezbedici zaaflarına ve acımasızlıklarına rağmen içimizde tekrar bulduğumuz yaşama azmidir. Simurg’un yolculuğu tekâmül etmek içindir. Varoluşunun dayanılmaz ağırlığını tüm benliğiyle hissederek, küllerinden doğmak için kendini yakmaktır.


Sedefli tüylerinin ardında sakladığı, beden değil ruh bütünlüğü olan bu mitolojik kuşun hikâyelerini okuduğumda iç dünyamdan gelen sesi dinleyerek bazı düşüncelere dalsam da içimde hâlâ belli bir yere oturmamış olan ve zaman geçtikçe üzerine birer birer eklediğim değerleri de kazandığımı hissediyorum.


Hikâyeden çıkan sonuç ise kanaatimce Tanrıyı arayan, sonunda kendisini bulur.


Konfüçyüs, “Akıllı insan kimseyle yarışmaz, böylece kimse onunla yarışamaz” diyerek içinizdeki hazineyi keşfederek, ortaya koyabilmenin zevkini tatmanızın önemine dikkat çeker. Kendi zenginliklerinizi keşfederek, diğerlerinin ne yaptığını önemsemeyin; işinizi yaptığınızdan daha iyi yapın, kendi rekorunuzu her gün bir daha kırın, mutlu ve başarılı olmanızın anahtarı bu felsefede gizlidir. Hayatınızdaki bu yarışta en büyük rakibiniz, kendiniz ve sahip olduğunuz zenginliklerdir. Her yarışta geçmeniz gereken bir rakip vardır, o da kendinizsiniz der Konfüçyüs.


Hayat bu hazinenin keşfidir yolculuk da aynı şekilde hatta bu öyle bir keşif ki, sizin kim olduğunuzun resmidir aslında…


Yukarıda da bahsettiğim gibi Simurg’un yolculuğu, kendini bulmanın yolculuğuydu. Kendi ruhunda farklı farklı yolculuklara eşlik eden farklı kişiler vardı. Pes edenler, yok olanlar, yok edilenler derken Simurg kendini buldu ve kendiyle yüzleşti. Yolculuğun sonunda bulabildiği tek şey kendiydi. Ancak o, bu yolculuğa kendini bulma ümidiyle değil kendinden çok başka, herhangi birini bulma ümidiyle çıkmıştı ve yol boyunca da tüm mücadelesi kendiyle oldu. İşte bu devinim ve dönüşüm yolculuğunda Simurg imkânsızı başardı, kendine ulaştı. Kendini bulmanın bedeliyse yanıp kül olmaktı. O yüzden Simurg’un yolculuğu her defasında yeniden başlar. Niyet eder, yola çıkar, kendini bulur, yanar ve yeniden doğar.


Simurg yani Anka Kuşu, birçok inanışta yeniden doğuşu, varoluşu ve dirilişi sembolize etmektedir. Ayrıca İran efsanesinde, bu muhteşem kuşun çok yaşlı olduğu ve dünyanın yıkılışını üç kez gördüğü söylenir. Bilge Anka Kuşu, bilgisiyle ve bilgeliğiyle diğer kuşlara önderlik eder. Simurg’un Farsi anlatımlarında insan dili bilen, mesajcı, sırdaş, hikmet sahibi, mükemmel bir kuş olduğu belirtilir. Kahramanları taşır, uzak mesafelere yolculuk yaptırır ve yakıp kendisini tekrar çağırabilsinler diye onlara kendi tüylerinden birkaç tane bırakır. Arap anlatımlarında ise bu kuş, efsanevi Kafdağı’nın üzerindedir; Yunan mitolojisine göre öldükten sonra küllerinden doğan harika bir kuştur; Taoizm’de ise ölümsüzlüğün sembolüdür. Anka Kuşu düşsel dünyada yaratılmış ancak gerçekte somut bir varlık olmamasına karşın insanın manevi dünyasında büyük ve uhrevi anlamlar ifade eden bir varlıktır. Kendini küllerinden var eden Anka Kuşunun dünyada sadece bir tane olduğuna inanılır.


Büyülü gerçekçilik akımının önde gelen isimlerinden olan ve gerçeküstücülük konusunda yazdığı denemeleri ile ünlü Arjantinli deneme yazarı Jorge Luis Borges, “Dantevari Denemeler”deki “Simurg ve Kartal”adlı denemesinde; Dante’nin Kartal amblemini yaratmasından yüzyıl önce, Sufi şair Feridü’d-din Attâr’ın, Dante’nin yarattığı figürün belirtkenlerini içeren ama daha yetkin bir şekilde tasarlanmış o tuhaf Simurg’u (30 kuş) yarattığını belirtmekte ve Dante’nin Cennet’in de anlatılan ve Kutsal Ruh’un tasarımı olan kartalın değişimini de Simurg’a benzetmektedir. Ancak benzerliklerinden çok farklılıkları ağır basan bu iki kuştan, Kartal inanılmazlık; Simurg ise sonsuzluktur.


Evrendeki en üstün güce, yani her şeyi yöneten ve onları yararlı kılan yaratıcı güce saygı gösterip aynı biçimde, kendi içindeki en üstün güce de saygı duymak gerekir ki o da yaratıcı gücün bir parçasıdır. Senin diğer bölümlerini yararlı kılan ve yaşamını yönlendiren bu güçtür diyen devrinde kendine eş kimse olmadığından kendisiyle konuşmak için “kendime düşünceler” adlı bir eser yazan Roma İmparatoru Marcus Aurelius, eserin ölümünden sonra yakılmasını istemiş ise de fakat yakmadan eserini
okuyan Romalılar eseri yakmaya kıyamayıp insanlığa hediye etmiştir. Zira bu kitapta kendine verdiği öğütler, erdem yolundaki her insan için birer yol göstericidir.


Kaderci bir yaklaşıma sahip olan bu büyük filozof ve imparator Marcus Aurelis, “Ufacık bir parçası olduğun evrenin, sana sadece kısacık bir anı bahşedilmiş zamanın bütünlüğünü ve payına düşen yazgıdaki küçücük rolünü hiç unutma.” “Tanrıların herhangi biri sana “yarın veya en geç ondan sonraki gün ölmüş olacaksın” dese, bunun yarın mı yoksa sonraki gün mü olacağını pek umursamazsın, en azından son derece korkak biri değilsen.


Gerçekten çok farkı var mı? Öyleyse yarın ölecek olmanın, uzun yıllar sonra ölmekten çok farklı olmadığını kabullenmek de insan için doğru olan değil midir? Bir kişi çok uzun yaşasa da çok kısa yaşasa da aynı şeyi yitirir. Bu da şimdiki zamandır ve insan sadece bundan mahrum olabilir; nihayetinde insan yalnızca buna sahiptir ve hiç kimse sahip olmadığı şeyi yitiremez." diyen Aurelis, aslında esas olanın sadece yaşadığımız an olduğunu; insanın en güçlü sığınağının arzulardan arınmış bir zihin olduğunu; bütün insanların evrensel doğanın bir parçası olduğunu ve herkesin var oluşunun bir sebebi ve her bireyin hayatta bir görevi olduğunu; başkalarının duygularına saygı göstermek, kibirsiz olmak, bilgiç olmamak, insanları kınamamak gerektiğini de bizlere açıklamıyor mu?


İnsanın doğasında bulunmayan hiçbir şeyin asla insanın başına gelmeyeceğini; esasında hiçbir varlığın başına kendi doğalarında bulunmayan hiçbir şeyin gelmeyeceğini de ifade eden filozof Marcus, “Her canlının başına sadece bilindik ve doğal olan şeyler gelir, o halde sen niye yakınıyorsun? Evrensel doğa asla dayanamayacağın bir şey getirmez sana. Her şeyin sonunu belirleyen, seni vaktiyle bir araya getiren ve şimdi de çözülmenden sorumlu olan şeydir. Her ikisinden de sen sorumlu değilsin. Bu yüzden zarafetle ayrıl sahneden, zira seni sahneden alanda da var aynı zarafet. Kendi içini kaz. Çünkü iyilik içinde, sen kazdıkça o fışkıracak.” diyerek hak ettiğiniz şeyin ne olduğunu da izah ediyor.


“Bugün daha iyi olabilirdiniz ama onun yerine siz yarını seçtiniz. “Duyduklarımız birer görüştür, gerçek değil. Gördüklerimiz bakış açısıdır, hakikat değil!” sözünün de vecizi olan İmparator Marcus Aurelius, Platon’un ideal devletinde bahsettiği "ya filozoflar kral olmalı ya da krallar filozof" sözüne karşılık gelen Seneca’nın ardılı stoacı filozofların kendi türünde bir istisnasıdır. Aurelius stoa felsefesine hep sadık kalmış. Zamanın geçiciliği, tutkuların aldatıcı cazibesi, hüsranla son bulacak baştan çıkarmalara karşı insanları uyarmıştır. Ona göre "Tutkulardan kurtulmuş bir zihin kale gibidir. İnsanların sığınabileceği daha güçlü bir yer yoktur." "göreviniz dik durmaktır, birileri tarafından dik tutulmak değil" diyen Aurelius, mutlu bir yaşam için şunları söylemiştir:
“Hatalı yolları bilip onlardan sakının, doğanın dayattığı ve kaçışın olmadığı sınırları kabul edin. Değişken olup hiçbir sınır tanımasalar da tutkular sizi yoldan çıkaracaktır, ama neyse ki tutkuları etkisiz ve güçsüz kılacak güçlü bir silah olan akla da sahipsiniz. Mutlu bir yaşamın sırrı tutkularınızı dizginlemek, aklınızı ise dörtnala koşturmaktır."


Dünyadaki hiçbir çıkar, verdiğiniz sözü tutmamaya veya kendinize olan saygınızı kaybetmeye değmez diyen Marcus, bir şey doğru değilse yapma; gerçek değilse söyleme diyerek “Kitabında, kendi kendine verdiği şöyle yararlı bir nasihati de paylaşmıştır. “Gün ışıyınca kendi kendine şöyle de: Bugün meraklılarla, vefasızlarla, kaba, kıskanç, bencil kişilerle karşılaşacağım. Ardındaki zaman uçurumuna, önünde uzanan sonsuzluğa bak: bir bebeğin üç gün süren yaşamıyla, Nestor'un üç kuşak süren yaşamı arasında ne fark var?"


Kendine yaptığı yolculuğu hemen her eserinde dile getiren üstad Özdemir Asaf ise
“Dün sabaha karşı kendimle konuştum.
Ben hep kendime çıkan bir yokuştum.
Yokuşun başında bir düşman vardı.
Onu vurmaya gittim kendimle vuruştum” derken aslında bir noktada yolu da göstermiş olmadı mı?


Öyleyse şimdi kendi gökyüzünde uçmak zamanıdır!


Av. Suat ŞİMŞEK


Kaynaklar:
Erich Fromm, Rüyalar, Masallar, Mitoslar – Sembol Dilinin Çözümlenmesi. Arıtan Yayınevi, 1990
Pertev Naili Boratav, Uçar Leyli, Tarih Vakfı Yayınları, 2001
Korhan Kaya, Hint-Türk-Avrupa Masalları, İmge Kitapevi,2001
Tarık Dursun K., Deve Tellal Pire Berber İken, Bilgi Kitapevi,1995
Hülya Özşekerci, Sanatların Kaynaştığı Büyülü Bir Dünyanın Masalları, Taraf Pazar,
Tzvetan Todorov, Fantastik, Metis Yayınları 2004
Mantıku’t Tayr, Kuş Dili, Ataç Yayınları. İstanbul, Temmuz 2012
Marcus Auerelius,Kendime Düşünceler, İş Bankası Kültür Yayınları


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.